《 UÇURUM İNSANLARI 》
Hakikaten, "ne okudum ben böyle", dediğim bir kitap oldu.. Esasında okunduğunda, insanlık adına bazı durumlara karşı çok da yabancı kalınacağını sanmıyorum. Lakin, bildiğimiz bu olumsuz durumlarla tekrar yüzleşmek kötü hissettirdi. Tabii bu kitapta daha da insanlık dışı durumları okudum.
Peki ne okudum? Bu kitap bir kurgu değil, sosyolojik bir araştırmadır. 1902 yılında Londra'nın yoksulluğunu, sefaletini ve bu insanların yaşadıkları zulmü sarsıcı ve eleştirel bir dille anlatır. Kimliğini gizleyerek, bizzat o yoksulluk ve sefaletin içine giren, oradaki yaşamları olabildiğince tecrübe ederek bize doğrudan anlatan kim peki? Bizzat yazarın kendisi Jack London...
Hepimiz dünyaya insan olarak gönderildik. İnsan ne demek? Eşref-i mahlukat demek... Yani yaratılmışların en şereflisi.. Hal böyleyken, insanların öncelikle en temel ihtiyaçlarının güvence altına alınması gerekir. İnsanların, beslenme barınma gibi temel ihtiyaçlarına çözüm bulunMAması, insanları hayvani şartlarda yaşamaya iterken, bu durumu çözmeyenleri de esfel-i safiline düşürür.
Toplumda insanlar birbirine görünmez iplerle bağlıdır. Bireylerin hakları çiğnendiğinde aslında insanlığın vicdanında yara açılır. O yara gerekli güçlerle tedavi edilmezse topluma bulaşır. Temel ihtiyaçlarından yoksun insanlar, insanlıklarını korumakta zorlanır. Bu da topluma yayılarak, bir deprem gibi toplumu derinden sarsar. Dolayısıyla adaleti elinde bulunduran gücün, temel yaşam şartlarını güvence altına alması, onun en önemli vazifesidir.
Bu kitabı okurken Osmanlı Devleti'ndeki sadaka taşları aklıma geldi. Sadaka taşları genellikle cami avluları ya da mahalle meydanlarında yer alırmış. Zenginler zekatlarını, sadakalarını bu taşın içine koyarlarmış; ihtiyacı olan da ihtiyacı kadarını oradan alırmış. Hatta bazen o paranın uzun zaman orada durduğu olurmuş. Bırakın beslenme ve barınma sorununu, fakirliğe çözüm bulmaya çalışan bir sosyal devlet anlayışı oluşturmuşlar. Bu uygulama, Osmanlı Devleti'nin, yoksulluk ve fakirlikle mücadele adına geliştirdiği etkili ve insancıl yöntemler biriymiş.
Kitapta yazar, bizleri Londra'nın sefalet ortamına götürürken,bir rehber gibi bize eşlik eder. Gözlemlerini, betimlemeler ve duygular vesilesiyle bize aktarır. İnsanların açlıkla, barınaksızlıkla ve ağır hastalıklarla nasıl mücadele ettiğini detaylı bir şekilde ortaya koyar. Örneğin; barınacak yerler için üç dört saat önceden kuyruğa giren insanlar ve bu şansı kaçıranların sabaha kadar yürüyerek gezmesi çok dokunaklıydı. Parkta uyuyamıyorlar çünkü uyumasınlar diye dikenli telle kaplamışlar yatabilecekleri her yeri... Ayrıca polis geziyor ve herhangi bir yerde uyuyanı kaldırıyor, gece sokaklarda herhangi bir şekilde uyumaya müsaade yok anlayacağınız.. Bu durum, yazarın anlattığı bir çok örnekten biri sadece.
Yazar sınıf farklılıklarına da değinerek alt ve üst tabaka! arasındaki uçurumu gözler önüne serer. Bir şekilde üst sınıfta! olabilmiş bir insanın,insanlık için savaşması ve elinden geleni yapması gerekirken; sefalet içinde yaşayanları nasıl basamak gibi kullandığını anlatır. Görünüşte yükselirken,insanlıkta esfel-i safiline düştüğünü gözler önüne serer. Her şeye rağmen, sefalet içindeki bazı insanların, insanlıklarını ve yaşama sevincini koruma çabası, yazarın değindiği noktalardan biridir.
Kitabın ismi de çok manidar; " Uçurum İnsanları " .. Hakikaten buradaki insanları, uçurumun kenarında ilerlemeye çalışan insanlara benzetebiliriz. Yollar, virajlar o kadar kötü ki, tutunamayan uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor.
Bülent Parlak bir şiirinde, "Bir cesedi izler gibi izliyorum hayatı" diyor. Bu kitap da, bu izlenimi veriyor. Yazar güçlü kalemi ve üslubuyla ,etkili bir sefalet katliamı anlatıyor. İnsana ve insanlığa dair dramın resmini çiziyor.
Bu kitabı; sosyoloji okuyan,merak eden,sosyolog olmak isteyen herkes okumalıdır bana göre.. Sosyoloji tarihi adına, evrensel konulara değindiği için, kıymetli bir belge olduğunu düşünüyorum.
Bu anlattıklarım çerçevesinde ilginizi çektiyse şans verebilirsiniz.
Keyifli okumalar diliyorum...
Yorumlar
Yorum Gönder