《 A H R A R 》
ʙᴀɴᴀ ᴅᴜâ ᴇᴅɪɴ,ʙᴇɴ ᴛᴜᴛᴜɴᴀᴍıʏᴏʀᴜᴍ..
Bu sözler 15. yüzyılın büyük Nakşibendi şeyhi Ubeydullah Ahrar'a ait..
Bazı kitaplarda baş karakter kitabın sonunda doğar. Dünya hayatı onun doğumuna hazırlanır. Esasında bu hazırlık ,tüm insanlar için geçerlidir . On sekiz bin âlem içinde,bizi eşref-i mahlukat olarak şereflendiren Rabbim'in, her kuluna aynı değeri verdiğine ve bu süreci tüm kulları için hazırladığına inanıyorum. Konumuzdan devam edecek olursak bu kitap, Ubeydullah Ahrar'ın, o doğmadan önce,onun doğacağı coğrafyada yaşanılanları ve o doğduktan sonraki hayatının bir bölümünü konu alıyor.
Kitap,Yıldırım Bayezid ve Timur'un ,Ankara Savaşı ile başlıyor. Ubeydullah Ahrar'ın, tasavvufi olarak sancılı doğumu ve gelişimi ile nihayetleniyor. Biyografik bir kurgu olarak niteleyebilirim. Nakşibendi tarikatıyla ilgili bilgiler bulunmuyor. Daha çok evrensel insani değerlerle ilgili temalar işlenmiş. Kitapta çok çeşitli alt metinler ve temalar var. Başlayalım;
Kitabın giriş kısmı ,yazıyı sentezlediğim şu cümlede toplanıyor. :
︎︎︎"Kainatta insan dışındaki canlıların,birbiriyle kavgasız,tüm doğayı ve birbirlerini besleyerek ilerlemesine karşılık, insanlık savaşıyordu..". ︎︎︎
Kitap, bir tarih yolculuğuyla başlıyor. Yıldırım Bayezid ,Ankara Savaşı'nda yeniliyor ve Timur'a esir düşüyor. İkisi de kıymet verdiği alimlerini dinlemeyerek bu savaşa giriyorlar. İkisi arasında olan bu çatışmanın ,cihad mı yoksa savaş mı olduğuna değiniliyor.
Cihad; sözle anlatılan ,mücadele edilen bir durum ile ilgili sonuç elde edilmediğinde, zulme ve adaletsizliğe karşı duruşu ifade eder. Bu bir istila ya da intikam arayışı değil,bir ağacın rüzgara karşı kendini savunması gibi,meşru müdafaadır... Dolayısıyla, ikisi arasındaki savaşın, tam manasıyla cihad olmadığı -her ne kadar bazı niyetleri iyi olsa da- itibar ettiği alimleri tarafından anlatılıyor.
Yıldırım Bayezid ve Timur'un vefatından sonra ,Timur'un çocukları ve torunlarından bazılarıyla roman devam ediyor.
Bunlardan;
Uluğ Bey ; narin yapılı, kitaba,okumaya,matematiğe,astronomiye düşkün olmasına rağmen 12 yaşında ülke yönetimine geçiyor,geçmek zorunda kalıyor. Tarih derslerinde gördüğümüz toprak hırsı,taht kavgaları, öfkenin getirdiği adaletsizliklerle mücadele etmekten, istediği gibi okuyamıyor Uluğ Bey... Toprak hırsı,insanın ruhuna giren zehire benziyor. Önce tatlı bir rüya gibi görünse de,sonrasında baş edilemez tutkuya dönüşüyor. Uluğ Bey'in büyüklerinin bu zehirli tutkusu,onun istediklerini yapmasını, bir süre engelliyor. Sonrasında devlet yönetimi ve ilim yolculuğunu dengede tutmayı başaran Uluğ Bey, Sultan olduğunda, büyük bir rasathane inşa ettiriyor. Matematik ve astronomi bilimin gelişimine önemli katkılarda bulunuyor. Eğitimin,bir ağacın toprağa yayılan kökleri gibi olduğuna inanan Uluğ Bey, yönettiği devletini,bu icraatlar ile sulayarak güçlendiriyor. Ne olursa olsun, ilim sevdasından vazgeçmeyen Uluğ Bey'in yaptıkları, eğitimin önemini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Diğer Timur torunu;
Halil Sultan ; Şad Mülk Hatun'a tam manasıyla kalbini vermiş bir sultandır. Ondaki zehirli tutku ,yani toprak hırsı,diğer paydaşları kadar geniş değildir ... O sadece Semerkant'ın sultanı olarak, sevdiğiyle yaşamak istemiştir. Sevdalısı Şad Mülk Hatun, o zamanın şartlarına göre muhteşem sürprizlerle birlikte Halil Sultan'a eş olmuştur. Bu kadının, her şeye sahipken, dipsiz kuyuya benzeyen aç gözlülüğü ise asla son bulmuyor,her zaman fazlasını istiyor. Dolayısıyla Halil Sultan'ın, gönül verdiği eşinin aç gözlülüğü ,elde ettiği başarıların yerle bir olmasına neden oluyor. Zehirin vücutta yavaş yavaş yayılıp öldürmesi gibi, aç gözlülük te ;güzel duygular ve bir takım zorluklarla kurulmuş sevda yuvasının yıkımına sebep oluyor. Halil Sultan tarafından olaya baktığımızda ise, aşk'ın kör olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz. Eşinin olumsuz davranışlarını görse de,duygularını aşıp hakkaniyetli davranamaması, dolayısıyla yanlış tercihleri, onları istenmeyen felaketlere götürüyor.
Buraya kadar olan ana temalar çerçevesinde;
•︎siyaset,devlet, kanun,
•︎ilim,ilerleme,
•︎aşk,bağlılık, sadakat,güven, ihanet,
•︎yiğitlik, cesaret, dürüstlük
gibi konular alt metin olarak, kurguda anlatılmıştır. Kitapta,bu değerlerin insanı alay-ı illiyyine yükselten olumlu örneklerine yer verildiği gibi; beşeri esfel-i safiline düşüren olumsuz örneklerine de yer verilmiştir.
Buradan sonra ise; Ubeydullah Ahrar'ın doğumuyla birlikte, varlık, yokluk,hakikat konuları işleniyor karakterlerin çerçevesinde...
Kitap,Ubeydullah'ın doğumuyla manevi bir aleme bürünüyor. Dünya hayatındaki,şimdiye kadar anlattığım, huzursuzluğa sebep olan o yolculuk bitiyor ve, manevi bir yolculuk başlıyor. Bu geçişte,kurgudan kopma olmuyor. Aksine,merak duygusunu diri tutan bir yolculuk oluyor. Bu manevi yolculuk yoğun ve derin felsefi ve tasavvufi muhabbetleri içeriyor. Bu yolculuk, insanı tefekküre sevk ediyor. İnsanın iç dünyasında ,bazı öğretileri sorgulamasına vesile oluyor. Doğduktan sonra, normal bir çocuk olmadığı anlaşılan Ubeydullah'ın, sancılı gelişimine tanık oluyoruz. Rüya aleminde değil,mânâ aleminde yaşayan bu çocuğun, aklımızın almayacağı hakikatlerine şahit oluyoruz. Burada fantastik öğelerden ya da büyülü gerçeklikten bahsetmiyorum. Bizzat yaşanmış,mânâ aleminin hakikatlerinden bahsediyorum.
Varlık ; ânda yaşadığımız,deneyimlediğimiz, hissettiğimiz ;somut, soyut her şeyin toplamıdır. Bir bestecinin ruhundan, nefesiyle süzülen notalar gibidir.
Yokluk ise ; o bestenin son notası da bittikten sonra ardından gelen boşluktur.
Hakikat ise; bu iki zıt kavramın ötesinde,her şeyin özü,kalbi yani,görünmeyenin ardındaki gerçekliktir. Tıpkı bir şairin,şiirlerini yazarken hissettiği samimiyet gibi... Bir bestecinin,bestesini çalarken hissettiği şevk gibi...
İşte Ubeydullah'ın, Ahrar ismini alana kadar olan yolculuğu, bu kavramlar temelinde,derin ama çoğu zaman anlaşılır tasavvufi sohbetlerle ilerliyor.
Bu hakikatlerin sporuyla güçlenen Ubeydullah, Ahrar ismini alarak Ubeydullah Ahrar oluyor. Bu güçle, doğduğu ortamın huzursuzluğunun bertaraf edilmesinde büyük rol oynuyor.
Araştırdığımda, bir ismin "Ahrar" lakabıyla anılması, genellikle onun manevi özgürlüğüne, dünya nimetlerinden müstağni oluşuna ve insanlara yol gösteren bir rehber konumunda olduğuna işaret ediyor. Bu lakap, kişinin sadece adını değil, aynı zamanda manevi mertebesini ve karakterini de yansıtıyor. Aynen kitapta bahsedildiği gibi..
Yazar kitabın girişinde; "Siz bir hakikat yağmurunu, kristal vazolarda toplamaya çalışan bir bedbahtın ıstırabını okuyacaksınız "
diye özetliyor yazma sürecini.. Biyografik bir kurgu ele alan yazar, geniş bir zaman dilimini anlatıyor. Tarih,tasavvuf, felsefe çerçevesinde ,gerçek karakterlerle,insani değerleri aktarıyor . Biliyorum tasavvuf herkesin ilgisini çekmiyor. Yoğun felsefik cümleler de ,zihinsel kazı gerektirdiğinden,bazılarının hoşuna gitmiyor. Ama, bu konularla ilgilenenler için güzel bir anlatım ve doyurucu bir kaynak olduğunu söyleyebilirim. Bu dolu dolu romana,şans verilmesini tavsiye ederim ..
Keyifli okumalar diliyorum
Yorumlar
Yorum Gönder