《 S 》BUTİK PARIS
Kendimle ilgili en sevdiğim özellik, kendime verdiğim sözleri tutmak için gayret etmem ve bu vesileyle hayallerimin gerçekleştiğini görmek.. Dünyayı gezmeyi hedeflediğimde önceliklerim arasında Paris yoktu. Hatta popülaritesi yüzünden geri duruyordum. Lakin 2025 yılı başında Victor Hugo okumaya başlayınca işler değişti. İlk Notre Dame'ın Kamburu kitabıyla başladığım bu okuma serüveni daha ilk kitaptan Paris’e merakımı artırdı. Bu şahane kalem, yıkılması planlanan Notre Dame Katedrali'ni yazdığı kitapla kurtarır. Notre Dame'ın Kamburu kitabının ilk 200 sayfası biraz fazla didaktik olduğundan pek çok kişiye sıkıcı gelse de sonrası merak ve heyecanın sürüklemesiyle bir çırpıda bitiyor. Notre Dame'ın Kamburu kitabını okuduğumda inceleme yazıma şöyle yazmıştım: "Coğrafi tasvirler çok ayrıntılı, çok merak ederek okudum ama böyle kitaplarda hayalim, Notre Dame'ı gezerken anlatılması ve o zamanda okumak:). Ne kadar merakla okusam da havada kalıyor. Hayallere ekli zaten, nasip:).." Çok şükür nasip oldu gezmek ve görmek. Benim için o sokakları gezmek, Victor Hugo'nun mürekkebiyle yıkanmış olduğundan daha anlamlı ve güzeldi.Katedralin göğe yükselen kulelerine, o heykellerine baktığımda, kambur zangoç Quasimodo’nun çanları çalarken göğsünde büyüttüğü o devasa, karşılıksız sevgiyi tekrar anımsadım. Güya din adamı ama ahlak fakiri Rahip Frollo'nun karanlık ihtirası ve Esmeralda'nın neşeli dansları tekrar zihnimden geçti. Edebiyatın ikliminde attığım bu adımları, Victor Hugo'nun üslubuyla solumak güzeldi.
Bir diğer gezdiğim yer Paris Kanalizasyon Müzesi'ydi. İsmi çok değişik ve anlamsız gelecek biliyorum ama Sefiller kitabını okuyanların beni anlayacağını düşünüyorum. Kitapta geçen en etkileyici bölümlerden biriydi. Victor Hugo'nun öyle bir kalemi var ki, bu bölüm vesilesiyle anlattığı yerler müze hâline getirilmiş. Hugo, Sefiller’de kanalizasyonu anlatırken hikâyeyi durdurur ve der ki: "Kanalizasyon, şehrin vicdanıdır; her şey oraya akar ve orada çıplak kalır." O loş, klostrofobi tetikleyen tünellere inince sadece tarihi bir altyapıyı görmedim.Müfettiş Javert’in acımasız ve vicdansız adımlarından kaçmak için müstakbel damadı yaralı Marius’u sırtına alıp, o ağır insanlık yüküyle kilometrelerce lağım sularında damadını taşıyarak devleşen Jean Valjean’ın çilesini tekrar anımsadım. Bu karanlık tünellerin, bir insanın diğerini yaşatmak için verdiği en kutsal mücadeleye ev sahipliği yaptığını anımsayınca, insanlık savaşı veren koca yürekli Jean Valjean'ın mücadelesi tekrar gözlerimin önüne geldi.
Bir diğer yer ise insanın ruhunu canlandıran, çiçekler açtıran bir yer: "Lüksembourg Bahçesi". Burası Sefiller kitabında Cosette ve Marius'un kaderinin örüldüğü yerdir. Koca koca yıllanmış ağaçların gölgesinde olan bu bahçede yürürken, Jean Valjean'ın hayat mücadelesini, yaşadıklarını anımsayarak ilerledim. Cosette ve Marius'un, aylarca konuşmadan sadece bakışarak başlayan saf ve tertemiz aşklarını anımsadım. Sanki Sefiller kitabını tekrar okudum ama bu sefer gezerek ve görerek.Victor Hugo'nun insanı kalbinden yakalayan tasvirleriyle anlattığı bu masum aşkı ve birbirlerinin kalbine mühürlediği sevgiyi ve sevgiye dönüşme sürecini hatırlamak kitabı daha anlamlı kıldı.
Bir sonraki durak ise şehri ortadan ikiye bölen Sen(Seine) Nehri'ydi. Upuzun ve geniş bu nehirde yolculuk yaparken tarihe eşlik etmiş mimari eserleri tanımak hayranlık uyandırdı. Ayrıca yine Sefiller’de daha çok bahsettiği bu nehir, kitapta bahsedilen coğrafi konumları anlatma açısından büyük bir öneme sahiptir.
Veee son olarak canım yazar Victor Hugo'nun müze hâline dönüştürülen evine gittim. Victor Hugo dünya edebiyatında kalemini en sevdiğim yazardır. Kalemi ruhuma işliyor. Dolayısıyla kendisini ve yaşamını çok merak ediyordum. Vefatından sonra müzeye çevrilen bu ev, onun kalemini yansıtan bir yapı olarak karşıma çıktı. Adımlarımın götürdüğü yere geldiğimde, kırmızı duvarlı, devasa ama aynı zamanda şirin bir ev ile karşılaştım. İçeri girdiğimde ise şirin rengârenk odalarla karşılaştım.Yazarın kitaplarını yazdığı masa, karalamaları, çizdiği resimler özenle korunuyor. Çocuklarından, kitabındaki karakterlerinden, çok sevdiği eşi Adele'den hatıralar bulunan birbirinden renkli odalarda Victor Hugo'yu tanımak ve eşsiz kalemini hatırlamak çok keyifliydi.
Bunun dışında Notre Dame ve Lüksemburg Bahçesi arasında bulunan Latin mahallesinin birbirinden farklı mimarisini tanımış oldum. Eyfel Kulesi'ne çıkarak Paris’e kuş bakışı bakmak ve hatta yine her adımda olduğu gibi, Victor Hugo kaleminin gözüyle bakmak çok keyifliydi. Muhteşem mimarisi olan bir şehirden bahsediyoruz. Caddelerde boylu boyunca dizilmiş ağaçların arkasına saklanmış bu harika mimariler, nazlı bir kız gibi yeşilliklerin arkasından göz kırpıyor. Onları görebilmek için caddeleri gezmek ve onlarla selamlaşmak gerekiyor.
Herkesin seyahat serüveni farklıdır. Benimki, bana göre çok anlamlı ve keyifliydi.Louvre Müzesi, Notre Dame gibi yerlere girebilmek için hem çok önceden rezervasyon gerekiyor hem de daha uzun süre kalmak gerekiyor. Paris'e üç gün yetmez. Şimdilik yaptığım bu butik turun güzel anılarını kumbaraya atarak, tekrar buluşmak üzere bu güzel şehirden ayrılıyorum. Gezmek isteyenlere şimdiden keyifli gezmeler diliyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder